Tülay SÖZERİ

Tülay SÖZERİ

YAŞAMA SEVİNCİ

Günlerden cuma. Yer Ankara Kocatepe cami. Bir cenaze törenindeyim. Hava puslu. Güneş arada bir yüzünü gösterse de, gri bulutların ardına saklanmaktan büyük keyif alıyor. Cami avlusu tıklım tıklım insanlarla dolu. Kimin cenaze törenine, kimin cuma namazına geldiği ise belli değil. Avludan hızla caminin içine akan insanların arasında kaybolan cenaze, yeşil örtüsüyle, önüne konan vesikalık fotoğrafıyla, bu kalabalık içinde, o kadar yalnız, o kadar hüzünlü duruyor ki, tabutun başında ağlayan yaşlı kadının gözyaşları bile, bu hüznün yanında sönük kalıyor.

Ölüme bu kadar yakın olmak, ona rağmen yaşamaya devam etmek, zorlukla yürünen bu kalabalığın arasında, binlerce yaşama olduğu kadar, binlerce ölüme de aynı anda dokunmak, yaşamla ölümü antika bir kolye gibi boynumuzda taşımak, zengin bir tecrübe imkânını da beraberinde getiriyor.

Yaşamın dengesini, ölümün terazisinde dengelemek, hileye kaçan esnaf kurnazlığıyla, ölümün nefesinden, bir tutam yaşama sevinci çalmak, yaşamın nefesinde ölümü soluklamak, ne yaparsak yapalım kaçamayacağımız acı bir gerçek.

Anne rahmine düşen bir ceninden, yaşama koşar adım gittiğimiz dakikalardan, yaşamın ortasına, saatte 250 km hızla savrulmaktan, küfürün bin bir çeşidini savuran bıçkın bir kabadayı gibi adaletsizlikle, adaletli bir dünya yaratma çabasından kolaylıkla kaçmanın diğer bir yolu da ölümü kabullenmektir.

Ama bizler, bu gerçeğin ne kadar farkındayız dersiniz? Günlük yaşantımızın koşturmacasında ölümü düşünmeye kimin vakti var? Bozuk bir çeşmeden kontrolsüzce akan su gibi, yaşamın içinde kontrolsüzce akıp gidiyoruz. Yarını düşünmeden, yaşam amaçlarımıza kafa yormadan, bir robot gibi, elimize tutuşturulan yaşam rehberinde yazılı olan boş amaçlarla nefes nefese her şeye yetişmeye çalışıyoruz.

Etrafına bakan, uyandığı her günün bir mucize olduğunu düşünen, yaşamın küçük ayrıntılarında yaşama sevincini yakalayan ne kadar az insan var etrafımızda. Emanet alınan yaşamlar, emanet alınan borç para gibi tırmalıyor her gün elimizi yüzümüzü. Hakkını veremediğimiz yıllar, kıymetini bilmediğimiz anlar, mutluluk peşinde koşturmaktan helak ettiğimiz duygular, intikamını alıyor usul usul.

Yaşam sevincini hissetmeden, tereddütsüzce atılıyoruz yangınlara. Yangınların ortasında, bakınıyoruz etrafımıza. Sanıyoruz ki, bu yangınlar kurtaracak, bizi. Sanıyoruz ki, yaşamak için sigorta primlerine boğduğumuz hayatımız sunacak bize sahte cennetleri. Kurtuluşun olmadığı bir andır bu. Ölümün bile, yanında şenlik kalacağı bir an.

Sadece yaşamakla eşdeğer tutulan insan varoluşunun bir diğer gerçeğinin ölüm olduğunu kabullenmemek, sıkı sıkıya yapıştığımız dünya gerçeğinin ardında saklı olan korkunun yok olma korkusu olduğunu görememek içimizdeki coşkuyu öldürüyor. İşte bu yüzden, yaşamak kadar, ölmenin de adaletli olduğunu, haksızlıklara rağmen dönüp dolaşıp ölümün kucağına düşeceğimiz anın ne büyük fırsat olduğunu göremiyoruz.

Yaşama sevinci olan bir bedende, ölüm gerçeğini yaşamak için yaratılmışız oysa. Her sabah yataklarınızdan kalktığımızda, bizi o güne taşıyacak, küçük sevinçler için bahşedilmiştir yaşam. Kör olmayın bakın etrafınıza diye, hızla akan zamana yenilmeyin diye, yaşlansanız da zamanı durdurmanın tek yolunun yaşam sevincinden geçtiğini anlayasınız diye vardır ölüm.



Günlerden cuma. Yer Ankara Kocatepe cami. Bir cenaze törenindeyim. Hava puslu. Güneş arada bir yüzünü gösterse de, gri bulutların ardına saklanmaktan büyük keyif alıyor. Cami avlusu tıklım, tıklım insanlarla dolu. Ölümü o an düşünüp sonra unutan insan kalabalığına karışarak, mezarlığa saatte 40 kilometre hızla gidecek olan cenaze arabasının arkasından bakarken, güneş insafa gelerek, bulutların arkasından çıkarak, yüzümü ısıtıyor.


Günün Sözü: Ölüm her şeyi eşit yapar. Claudianus

Yorumlar (0)

+ Yorum Yaz