Doç. Dr. Muammer OYTAN

Doç. Dr. Muammer OYTAN

KUL HAKKI

İnsanlar, yaratılışı gereği topluluk halinde yaşamaya, dolayısıyla birbirleriyle ekonomik-sosyal-kültürel-ticarî ve medenî ilişkilerde bulunmaya mecburdurlar. Bu ilişkilerde, birbirlerine karşı doğru- dürüst-medenî-insanî şekilde davranmaları; tartı ve ölçülerde hıyanetlik yapmamaları, ticarî davranışlarda aldatmamaları; yasaların çizdiği sınırlar dairesinde her birine verdiği hakları ihlâl etmemeleri gereklidir. Aksi halde, mağdur edilenin, aldatılanın, hukuku ihlâl edilenin hakkı, kendisini açıkgöz zanneden kişiye geçer…

Kul hakkı deyince hayatın her alanını kapsayan birbirimize karşı sorumlu olduğumuz haklar anlaşılmaktadır. Bu hak, daha çok insanların canları, bedenleri, ırz ve namusları, manevî şahsiyetleri, makam ve mevkileri, dinî inanç ve yaşayışları gibi konulardaki kişilik haklarıyla mallarına ve aile fertlerine ilişkin haklardan oluşmaktadır. İnsanın her ne şekilde olursa olsun kendine ait olmayan bir şeyi meşru olmayan yoldan elde etmesi, kul hakkına girmektedir. Bu tür kazançlar dinimizde haram olarak tanımlanmıştır. Kul hakkı daha çok beşerî münasebetlerde dinimizin koyduğu kurallara aykırı şekilde davranış olarak tezahür eder. Bunlar, başkasının işlerini zora sokmak,  insanları aldatarak kazanç elde etmek v.b. davranışlardır. Başkalarıyla bir arada yaşamanın gereği olarak herkesin hakkına saygı göstermeliyiz. Kimsenin canına, malına, ırzına ve namusuna zarar vermemeli; manevî şahsiyetini tahkir edecek zulüm ve iftiralarda, haksızlıklarda bulunmamalıyız!. Eğer zarar vermişsek, kul hakkını ihlal etmişsek, karalama-ötekileştirme ve iftiralarda bulunmuşsak hak sahipleri ile helalleşmeli, zarar maddi ise onun karşılığını ödemeye ve helâlleşmeye çalışmalıyız.(Dr.Seyit Ali Topal, Kul Hakkı,  s.122-123)

Dinimizde kul hakkı ihlâli “Büyük günahlardandır.” Kur’ân-ı Kerim’de : “Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin…”(Bakara,2/188) ; “Öyle ise akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Bu, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak isteyenler için daha hayırlıdır. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir”.(Rûm, 30/38) buyrulmuştur.

Dini, dili, ırkı, cinsiyeti ne olursa olsun bir kulun hakkı ihlâl edilirse, o kişi ile helâlleşmeden başka affedilme yolu yoktur! Bu helâlleşme, şayet üzerinde maddi haklar varsa onu ödemek, dünyada üzerine düşen cezayı çekmek, hak sahipleriyle helâlleşmek; zulmettiği veya iftira ettiği kişilerden özür dilemek ve Allah’a tövbe etmekle mümkündür.

Mal ya da darp gibi şeylerle ilgili olmayan gıybet, bühtan gibi hak ihlallerinde en doğrusu hak sahibine durumu anlatıp helalleşmek olmakla beraber, her zaman bu şartı yerine getirmek mümkün olmadığından ya da insanlar bundan çekindiğinden, kendi adına tövbe edip, hak sahibi namına da istiğfâr etmek yani Tanrıdan, onun günahlarının bağışlanmasını dilemek, dua etmek yahut da hayır hasanet yaparak sevabını ona bağışlamak, bu tür hak ihlallerine kefaret olur.( İbn Teymiyye, el Fetâval-Kübrâ, I,113)

Bu sebeple Hacca giderken müminlerin, ilişkide bulundukları kişilerle helâlleşmeleri zorunludur. Çünkü Allah Tealâ; kul hakkı hariç, usulüne uygun şekilde Hacc farizesini yerine getiren müminlerin günahlarının affedileceğini buyurmaktadır.

Aynı şekilde kamu dediğimiz Devletin hakkına riayet etmeye de özen gösterilmeli, devlet malına el uzatmaktan kaçınılmalıdır..

PEYGAMBERİMİZİN KUL HAKKI ANLAYIŞI.

Hz. Peygamber(s.a.s), son zamanlarında ashabına: “Bende hakkı olan varsa söylesin!” buyurdu. Sahabeden Hz. Akkaşe, “Yâ Resûlallah, siz bir gün elimden tutarak deveye binmiştiniz. Deveye kırbaç vururken kırbaç benim sırtıma gelmişti. Acaba bu kul hakkına girer mi!?” dedi.  Efendimiz, “Girer elbette!” dedi.  Hz. Ömer ve Hz. Ebubekir, Akkaşe’ye kızdılar. Resûlü Ekrem Efendimiz, “Ömer, Ebubekir siz karışmayın, bu benim hesabımdır” buyurdular ve Hz. Ali’ye, o kırbaçın Fatıma’da olduğunu, alıp getirmesini söyledi. Hz. Fatıma durumu anlayınca evlatları Hasan ve Hüseyin’i gönderir; onlar da kırbaçın kendilerine vurulmasını isterlerse de Efendimiz kabul etmez. Hz. Peygamber(s.a.s), sırtını açar, Hz. Akkaşe, sırtındaki Peygamberlik mührünü görünce öper ve esas amacının bu olduğunu söyleyerek hakkını helâl eder.

KOMŞU HAKKI

Hasan-ı Basrî’nin anlattığına göre,  sahabîler, Peygamber Efendimize: “Komşunun komşusuna karşı görevleri nelerdir?”  sorunca Peygamberimiz şöyle buyurdu:

-Komşun senden borç isterse verirsin. Seni davet edince icabet edersin. Hasta olunca ziyaretine gidersin. Senden yardım isteyince yardımına koşarsın. Başına bir kaza gelince kendisini teselli edersin. Eğer sevindirici bir olayla karşılaşırsa onu kutlarsın.Ölünce cenaze töreninde bulunursun. Bir yere gidince evine ve ailesine göz kulak olursun. Kaynayan kazanının kokusu ile kendisini rahatsız etmez, pişen yemeğinden ona da verirsin.”

BİR HADİS:

“Allah’tan korkunuz da çocuklarınız arasında adaletli davranın ”

 ( Ebû Davut, İcare,83;İbn Mâce, Edep 3)

EVLÂTLARI ARASINDA AYIRIM YAPMAMAK

 “Çocuklarımız, göz aydınlığımız, sevincimiz, ümidimiz olup Yaratıcı’mızın bize eşsiz bir armağanıdır.

“Çocuk, Allah’ın bizlere vermiş olduğu bir emanettir. Şayet ona iyi bakar, terbiyesini iyi verir ve başkalarına faydalı olacak bir insan olarak yetiştirirsek imtihanı kazanmış oluruz. Çünkü çocuk bugünün küçüğü, yarının büyüğüdür. Çocuk bir milletin geleceğidir.Çocuk yarınların teminatıdır, güvencesidir. Annelerin, babaların gelecekleri iyi ve faydalı çocuk yetiştirmeleri ile teminat altına alınır.

“Ayrıca yüce dinimiz İslâm, çocuklar hakkında anne-babaya güzel bir isim koyma, iyi bir eğitim verme ve vakti geldiğinde onun evlenmesine önderlik etme gibi önemli vazifeler yükler…Ana ve baba çocukların yaş ve idrak seviyelerine göre hayat boyu eğitimlerine dikkat etmelidir.”( Dr.Ömer Menekşe, Çocuklarımızla İmtihan ediliyoruz;Kur’ân’dan Öğütler 1,s.189)

Fakir olsun, zengin olsun ana-babanın, kız olsun, erkek olsun, çocukları arasında ayırım yapmaması; maddi imkânlarda, tahsil olanaklarında, eğitim-öğretimlerini yapmalarında, istediği ve arzu ettiği bir mesleğe sahip kılınmasında, sevgi ve şevkât göstermede ve nihayet mirastan yararlanmalarında eşitlik ilkesinin gözetilmesi; aralarında adaletle hükmedilmesi şarttır.

 Ana-babanın çocukları üzerinde hakları olduğu gibi, çocukların da ana-baba üzerindeki hakları vardır. Bu haklarının en önemlisi de çocuklar arasında eşit ve adaletli davranmaktır: . Eşitsizlik ve birisini kayırma, kardeşler arasında husumete sebep olacağı gibi ebeveyne karşı öfke duyulmasına da sebep olur. Peygamberimiz(s.a.s), “Allah’tan korkunuz da çocuklarınız arasında adaletli davranın ”( Ebû Davut, İcare,83;İbn Mâce, Edep 3) ve “İkramda çocuklar arasında eşit davranın!” (Said b. Mansur, Sünen, I, 119, no: 293; Buhari, Hibe, 13) buyurmuştur. Çünkü Allah korkusu ile adalet komşudur, yan yanadır, birbirinin tamamlayıcısıdır. Yine peygamberimizin verdiği müjdeye göre bu hassasiyete sahip olan ana-babaya verilecek karşılık ise doğrudan Cennet olacaktır. ( Ebû Davut, Edep, 120-121) Bu bilincin hakim olduğu bir ailede yetişen çocuğun gönlünde her zaman hak ve hakkaniyet duygusu, adalet hissi ve Allah korkusu bulunacaktır. Ailede ebeveyn olarak çocuklar arasındaki adaleti sağlamakla yükümlüyüz; bir çocuğumuz için yaptığımızı diğeri için de yapmaya çalışmalıyız.(Dr.Burhan Erkuş, Kur’ân’dan Öğütler 1,   s.32).

 Evlâtlar arasında hiçbir şekilde kız-erkek ayırımı yapılmamalıdır

Ayrıca kardeşler arasında ayırım yapılması, birbirlerine karşı kul hakkının geçmesine de sebep olmak demektir. Ana-babanın; eşit davranmayarak, evlatlardan birisinin hakkının diğerlerine geçmesine sebep olması;  kardeşlerden birinin, diğerlerinin hakkını yani kul hakkını yemesine sebep olmak demektir. Bu davranış, ebeveynler için günah işlenmesidir ve kardeşlerden birisinin de diğerlerinin kul hakkını yemek suretiyle günah işlemesine sebep olunmasıdır.

RIZIK HELÂL YOLDAN KAZANILMALI

İslâm’da rızkın sağlanması yolu, çalışmak ve helâl kazanç temin etmektir. Müminin kimseye muhtaç olmadan hayatını sürdürebilmesi, çoluk çocuğunun nafakasını elde edebilmesi için helâl yoldan, alın teri ile çalışıp kazanması, ibadet ölçüsünde kutsal ve değerli bir davranış olarak kabul edilmiştir. İslâm dininde, alın teri döken, emeği ile geçinen, çalışıp kazanan mümin, Allah’ın dostu kabul edilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’in : “Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helâl, iyi ve temiz olarak yiyin ve kendisine inanmakta olduğunuz Allah’a karşı gelmekten sakının” (Maide,5/88) şeklindeki emirleri de bu yöndedir.

MÜSLÜMANIN NİYETİ AMELİNDEN HAYIRLIDIR.

Hak Teala, bizleri dış görünüşümüzle değil, kalbimizle mizana çıkartacaktır. Eğere niyetimiz gerçekten Allah ve Peygamber’ini razı etmek ise amellerimizdeki eksiklik Rabbülâlemin nazarında tam sayılacaktır. Efendimizin (s.a.s.) “  Bir iyiliğe niyetlenip de o iyiliği yapamayanın hesabına o iyiliği yaptığı yazılır.” Sözler, de bu manayı destekler.Eğer niyetimiz iyi ise, halisane ise ameliniz eksik de olsa sevabınızı tam alırsınız. İmtihan aleminde bütün varlığın sahibi önünde hesaba çekileceğiz. O halde niyetlerimizi sorgulayalım. Neden sıratı müstakimdeyiz? Allah rızası için mi yoksa gösteriş için mi, Allah rızası içinmiş gibi sanılsın diye mi? Bu sorunun cevabini vicdan ve kalbimizle vermeliyiz.!

TUZ VE SU

Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli olarak bir şeylerden şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta o’na bir avuç tuzu bir bardak suya karıştırıp içmesini söyledi. Çırak ustasının söylediğini yaptı, ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı. “Tadı nasıl ?” diye soran ustasına, öfkeyle “Çok tuzlu!” diye cevap verir.

Usta, gülümseyerek çırağı kolundan tutup sessizce az ilerdeki gölün kenarına getirip, çırağına, bu kez de bir avuç tuzu göle karıştırıp gölden su içmesini söyledi. Çırak söyleneni yaptı. Aynı soru ile karşılaştı: “Tadı nasıl? Tuzun tadını aldın mı?” Çırağın, tuzun  tadını almadığını, normal su olduğunu söyleyince, usta, gölün kenarına diz çöküp oturan çırağın yanına oturur ve:

-Hayattaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır ne de çok, ıstırabın miktarı hep aynıdır! Ancak bu ıstırabın miktarı neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey, ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya bak!” der.

ALLAH’IM!

Kalbime hidayet versen,

Semalarda uçar olsam!

Yakarışlarımı görsen,

Semalarda uçar olsam!

 

Tüm cihana huzur salsam,

Sana hasret, dertle dolsam!

Fıtratıma uygun kalsam,

Günahlardan kaçar olsam!

 

Bağımda öten bülbülü,

Mis koku saçan sümbülü,

Resûl’ün sevdiği gülü,

Yüreğimde açar olsam!

 

Gülümse kara yüzüme,

Derman ver yorgun özüme,

Razıyım alın yazıma,

Has aşkına dûçar olsam!

 

Oytan’ım ruhun hür gibi,

Râb imanın mühür gibi,

Rızıklar dökülür gibi,

İnfakları saçar olsam!

Yorumlar (1)

+ Yorum Yaz