Tülay SÖZERİ

Tülay SÖZERİ

KAYIP KENTLER, KAYIP ÇOCUKLAR,

Annemin evinde rahmetli dedemden kalan asırlık bir ayna var. Ahşap oymalı bir çerçevenin içine yerleştirilmiş olan bu aynanın benim için önemi çok fazla. Çocukluğuma , gençliğime, yetişkinliğime şahitlik yapmış bu ayna, hatalarımı yutuyor, içimdeki sevgileri, özlemleri büyütüyor.

Ona her baktığımda çocukluğumun o eşsiz günleriyle çoşuyor, oradan bana bakan küçük bir kızla gözgöze geliyorum. Uzun saçlarını fırçalayan, sabah okula yetişme telaşıyla yüzü al al olmuş küçük bir çocuk olup, köklerimin peşine düşüyorum. Çocukluğumun şehirlerine gidip, oralarda kayıp anılarımı arıyorum. Kimi anılar benden kaçıyor, kimisi eteklerime sımsıkı sarılıyor. Aralarında ağlayanlar da var, gülenler de, sitemleri ayyuka çıkıyor, serzenişleri kulaklarımı tırmalıyor. Her şeye rağmen, kayıp kentlerimin kayıp anıları, ne kadar da canlı, ne kadar da davetkâr görünüyor.

Bu çocuğun peşine takılıp, bir parkın içindeki kocaman bir salıncağa biniyorum. Gövdeme çok ama çok büyük gelen bu salıncağa hissettiğim korku iliklerime kadar işlese de, tüm korkularımı, arkalarından itekleye itekleye oyun dışına çıkarıyorum. Sonra, o koskocaman, o devasa , o muhteşem salıncağın ihtişamı karşısında küçülerek bir parmak çocuğa dönüşüyorum.

Nasıl yaşama bağlanmak için ufacık bir kıvılcım yeterli oluyorsa, o salıncağın yaşantıma getireceği renkler, kıpırtılar, yenilikler de tüm korkularımı alıyor. Güçlü çok güçlü bir nefes olup, büyük bir hevesle ağırdan ağıra düşlerimi de yanına alarak, sallanmaya başlıyor.

Bir anda unutuyorum, yaşamın öğütücü dişlerini, daha sonradan görmekten ısrarla kaçınacağım sessizlikleri, karşıma alamayacağım iğretilikleri , yalan yanlış oyunları, bu oyunların aktörlerini, senaryosu çoktan elime tutuşturulmuş yanılgılarımı , nice nice küllerini söndürmeye vakit bulamadığım yangınları.

Bunlar mıydı bir şehri var eden, bu çocuksuluk muydu, bir şehri zaman içinde olduğu gibi yerli yerinde bırakan, hiçbir binasına, hiçbir sokağına dokundurtmayan, mahalle bakkalından, mahalle manavına, mahalle simitçisinden, mahalle terzisine kadar , uzanan bir yelpaze içerisinde zamanı donduran bu anılar mıydı yoksa? Canımız hiç yanmıyor muydu bu kayıp şehirlerde, bir dokunuşla tamir oluyor muydu kırık kalpler? Sahiden hiç kimse ağlamıyor muydu buralarda? Her şeye rağmen nasıl da gülümsüyordu geçmişimiz ısrarla.

Küçük kızlar, küçük oğlanlar binbir neşeyle yaşam çemberinin peşinden koşturup dururken, adımlarından havalanan tozlar ter içinde kalmış yüzlerine yapışırken, birbirlerinin ardından bu çemberin içine sağlı sollu atlarken, kimi zaman düştükleri yerde kalıp, kimi zaman tüm güçleriyle bu çemberin peşinde koşmaya devam ederken, zamanın bilinmezliğine, eziciliğine karşı koyarken, hiçbir şeyin dengesi bozulmamış gibi görünüyor.

Ağaçların en köklü olduğu, toprağın en anaç nefesini üflediği bu anlarda, tüm şehirler çocuklarını sarıp sarmalamaktan, ellerindeki boyalarla, tüm kaçamakları, tüm çatlakları kapatırken, bir şekilde geleceğimizi de kayıpların kucağından almaktan başka bir şey düşünmüyor. Şehirler, çocuksuluklarıyla , dengesizlikleriyle, uçarı sevinciyle bizlere dokunurken ne dert kalıyor ne de tasa.

Aynaya her baktığımda hatırladığım bu çocukluk hatıraları, birer birer açıyor, içimdeki aydınlık yolları. Bir fener olup, aydınlatıyor tüm yaşanmamışlıkları. Bakıyor oradan bana küçük bir kız çocuğu. Biraz ağlamaklı, biraz sevdalı. Kucak dolusu bir masumiyeti, taş üstünde taş bırakmayan sözcükleri bırakıveriyor kucağıma. Ağlıyor sözcükler, aman diliyor zamanı delen tüm cümleler. Ve ben hiç kıpırdamadan duruyorum karşılarında. Yüreğim küt küt atarak açıyorum kollarımı tüm hatıralara.

Yorumlar (0)

+ Yorum Yaz