Tülay SÖZERİ

Tülay SÖZERİ

Hikaye anlatıcısı

Hep böyle başlıyor. Yani ne istediğime karar veremediğim zaman, kime ne kadar uzak kalmam gerektiğini kestiremediğim zaman, yalnızlığın bereketli topraklarını fark etmeyip, kalabalıkların aç gözlü sofralarına kurulmaya yeltendiğim zaman , yeni yetme bir velet gibi sınırlarımı belirlemekte zorlandığım zaman, “kaybolmak değil resim olmaktır amaç, aç olmak değil tok olmaktır yaşam, yeni yetme bir velet gibi arsız olmak değil, ağlamaktır hayat” diyen , yarım ağız konuşan, bol kepçe kullanması gereken kelimelerini bir diğer kelimeye muhtaç eden bir hikaye anlatıcısına kapılıp gidiyorum.

Hani hep derler ya! Önemli olan nasıl anlattığın değil, ne anlattığındır diye. Kulağımın dibinde kelimeleri bir bir ortaya saçan bu deli dolu anlatıcının karmaşık zihninin içinde bir öz yakalamak, yalın bir yalnızlığı yakalamak kolay değil elbette. Sızlansa da kelimeler , el vermese de cümleler bu anlatıcıya kulak vermekte fayda var!

“Farkındayım, pür dikkat beni dinliyor, cimriliğimden, sakınarak döktüğüm kelimelerimden ürküyorsun. Çünkü, sakınmayı, aklına geldiği gibi davranmamayı, bir su gibi akmamayı, bir öz yakalayabilmek için, bir diğer akıla muhtaç olabilmek için, taş üstünde taş bırakmayan yalnızlığımızdan kaçabilmek için sahte mutlulukların peşinde koşmamız gerektiğini, yaşamın salt mutluluktan ibaret bir süreç olduğunu, yaşamımızda asla acı olmaması gerektiğini öğrendin bir kez.
Şimdiye kadar anlatılan mutlu sonların aslında başlangıçlardan bağımsız olduğunu , (mutluluk +bağımsızlık = hayal kırıklığı) formülünün bir hap gibi yutulması, (yerine göre de yutulmaması) gerektiğini, bir çok sorunun görünmez olmasının işleri nasıl da kolaylaştırdığını en baştan kabullenmenin seni nasıl yıprattığını fark edemiyorsun bile.

Bunun için seni suçlamıyorum. Fazla sorgulamadan, yıpranmadan sana sunulan bu kolaylığın cazibesine kapılmamak elde değildi elbette. Asırlar boyunca, böyle yürümüştü insanın doğası, böyle yol bulmuştu zaman yolculuğunda. Kimseye bakmamış, kimseyi dinlememişti. Farklı bir pencere, farklı bir esinti olamamıştı. Olanlara da yan gözle bakmayı ihmal etmemiş, kolay yoldan gelen mutluluğun, farklı düşünmekten daha değerli olduğunu kabullenmişti.

Etrafını kolaçan ederek, perde arkasındaki oyunların meşruluğuna inanarak , bu inancın yaşama katlanabilme katsayısına sağladığı katkılara sevdalanarak sürüklenip durmuştu. Oysa, bu sevda yüzünden gün geçtikçe küçülüyordu, küçülebilmek için kainatın en küçük parçasından bile daha fazla çaba harcıyordu.
İstiyordu ki ne yalnızlığı, ne de acizliği görünsün. O hep güçlü kalsın, o hep tepelerde, başındaki taçlarla hatırlansın, daima alkışlansın, alkışlansın, alkışlansın…….

Oysa mümkün müydü küçülerek büyüyebilmek, içindeki yaşam pınarlarını yok ederek alkışlanabilmek, merhamet etmeden sevebilmek, aman dilemeden affedebilmek?
Bir varlık olarak etrafımızdakileri yok saymayı , kopya bir resim gibi tersine döndürdüğümüz yaşamları, rüyalarımızda bizi ziyaret eden şekilsiz yüzleri hayal zannettik.

Bir bilseydik içimizdeki yolların eğriliğini, eğrilere rağmen bu yollarda yürümek zorunda olduğumuzu, akışa direnmememiz gerektiğini, sence çok şey değişir miydi ? Bir düşün bakalım” dedi ve sustu masal anlatıcısı.Şimdi soru sormak zamanı, şimdi düşünmek zamanı diyene kadar da susacağı belliydi.

Günün Sözü: Mecnun değilim dost ; ama çağırırsan çöllere gelirim.
Sana yalan halde gelmem, toplarım özümü yalın halde gelirim.
Kapıyı çaldığında " kim o ? "dersen; ben olmam kapında, sen olur gelirim.Sen gel de yeter ki , yola yük olmam, yol olur gelirim.

ŞEMS-İ TEBRİZİ

Yorumlar (0)

+ Yorum Yaz