Tülay SÖZERİ

Tülay SÖZERİ

BİR AVUÇ GÖKYÜZÜ

12 Eylül 1980 yılı ihtilalinden 12 gün önce, 15 yaşıma girdiğim gün bir arkadaşım tarafından, ilk sayfasında “Canım arkadaşımın doğum gününü kutluyorum. Füsun” satırları yer alan Çetin Altan’ın 12 Mart ihtilalinde yaşadıklarını anlatan “Bir Avuç Gökyüzü” adlı kitabı hediye edilmişti.

Ufacık bir kitaptı. O yaşa kadar edindiğim kitaplardan daha küçük, daha gösterişsizdi. Kitabı elimde evirip çevirdiğimi, ne yalan söyleyeyim biraz hayal kırıklığına uğradığımı hatırlıyorum. Bu kitap insana ne verebilirdi ki?

Ertesi gün kitabı alıp okumaya başladım. Tuhaf bir anlatım vardı kitapta. Cümleleri okurken beynim karıncalanıyordu. O ana kadar hiç bilmediğim bir dünyayla tanışıyordum, o ana kadar benden ustalıkla kaçırılan şiddet dolu bir dünyanın kapılarını kontrolsüzce aralıyordum, o ana kadar kimsenin anlatmadığı şehvet dolu insan arzularının karşısında, ayna karşısında kendi görüntüsünü izleyen bir kedi yavrusu gibi tüylerim diken diken olmuş bir vaziyette öylece bekliyordum.

Evimin dört duvarı arasında bir fanus içinde yaşarken, dış dünyanın gerçeklerinden ustaca saklanmışken, perdelerini bile açmaya korktuğum odamın aydınlık duvarlarının üzerine düşen gölgelerinden bile itinayla kaçıyorken, bu kitap balyoz gibi gerçekleriyle kucağıma çöreklenmişti.

Roman kahramanlarının hiçbirinin adı yoktu. İsimsiz insanlar vardı, isimsiz kadınlar ve erkekler. Düşünce suçlusu olarak tutuklanmış evli bir adam ve karısı, düşünce suçlusu olarak tutuklanmış evli adam ve sevgilisi, adamın kapısında bekleyen satıcı kılığında nöbet tutan sivil polisler, elle tutulacak kadar gerçek olan şiddet dolu bir dünya vardı.

Evli adamın özlediği kadınlar, özlediği yemekler, özlediği şehirler cirit atıyordu odamın içinde. Nefes nefese seviştiği kadınlar, stok yaparcasına sıkı sıkıya sarıldığı ufacık anlar, yaşadığı acılar, boşa geçmiş bir yaşamın ardından yaşanan pişmanlıklar nasıl sığmıştı bu ufacık kitaba inanamıyordum.

Kitap beni bırakmıyordu, kitap tekme tokat beynimin içinde geziniyordu. Suçlularla masumların yollarının ne zaman kesişeceğini anlamaya çalışıyordum. Ama bir türlü anlayamıyordum. Tüm değer yargılarım alt üst olmuştu.

İnsanlar bu kadar acımasız olabilir miydi? İnsanlar bu kadar birbirinin avcısı mıydı? Düşünceyi silah olarak kabul eden bir düzende nasıl oluyor da hiçbir şey olmamışçasına yaşıyorduk? Nasıl oluyor da, hayatlar bir mum gibi söndürülürken, uçurtmaların peşinden koşmanın bile suç olduğu bir düzende sürüklenip giderken, hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi davranıyorduk? Pay ve paydaların bölünemediği, çarpılamadığı bir çarkta nasıl oluyor da kendimize mutlu bir dünya kurabilmeyi hayal edebiliyorduk?

Düzenin çıkarlarını beslemeyen, uslu uslu köşesinde oturmak varken, sırf düşünceleriyle düzene baş kaldıran bir insanın yaşadığı o dışlanmışlık duygusu, avuçlarımı yakıyordu. Demir parmaklı bir pencerenin ardından görünen bir avuç gökyüzü gözlerimi yakıyordu.

Dokunup duruyordum gözlerime, hiç bir şey fark etmiyordu. Kaybedecek hiçbir şeyim kalmamıştı sanki. Ne insanlar, ne umutlar, ne de hayaller. Hepsi bir avuç gökyüzünün içine sıkışmıştı, bakıyordu tepelerden aşağılara, dolanıyordu, yağmur bulutlarıyla birlikte dört duvar odalarda.

Günün Sözü: Özgürlük sorumluluk getirir, çoğu insanın özgürlükten korkması bundandır. Bernard Shaw

Yorumlar (0)

+ Yorum Yaz