Doç. Dr. Muammer OYTAN

Doç. Dr. Muammer OYTAN

BEHLÜL-İ DÂNÂ HAZRETLERİNİN İNSAN İÇİNE GİRMEYİŞİ

Ölüm dediğimiz hadise bir kesişme noktasıdır ki, o noktada, bizim bildiğimiz âlemden, bilmediğimiz bir başka âleme, hayata geçilir. O noktadan sonra varılan âlem, artık, bu dünyada iken görülemeyen, bu dünyanın bilgisi ve ölçüleri ile anlaşılamayan, algılanamayan; artık kendisine özgü kanunları-düzenleri-kuralları olan, kendi hayat şartları olan bambaşka bir âlemdir!

Merhume Yazar, Mütefekkir Ayşe ŞASA, kendisiyle yapılan bir röportajda, ölüm ve ölüm korkusu hakkında şöyle demektedir: “Üzerinde okuyup, düşünüp, tefekkür edip bir eğitimden geçtikten sonra bana ayne-l yakin ile açılan boyut şu: Ölüm yoktur, hayattan daha derin bir hayat vardır. Ölüm, gerçekte yaşadığımız bu hayattan çok daha derin bir hayatın karşılığıdır…İrfansız insan korkar ölümden!. Gerekli terbiyelerden geçtiğinizde ölüm korkulacak bir şey değildir. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, ‘ Kâmil insan için ölüm şekerdir’ diyor. İnançsız biri için çok büyük bir musibettir ölüm…Zahirden bakarsanız ölümle her şeyin bittiğini zannedersiniz. En korku verici yanı bu. Bir “son”!.Bitme, tükenme, kaybolma, yok olma, hiç olma, sonlanma. Halbuki âlemin sonu yok! Sonsuzluk tasavvuru bir defa en büyük ümit!.

İnsan, bu sonsuzluk düşüncesinden mahrumsa, yok olacağını, sonlanacağını düşünerek büyük bir korkuya kapılıyor. Bursalı İsmail Hakkı Hazretleri anlatıyor: Evliyaullah halvete girdiği zaman ahretin sedirlerini, ağaçlarını, böyle cam gibi net bir biçimde görür seyredermiş.Gördüğün şeyden korkar mısın? Bir Allah dostu demiş ki: ‘seni buradan alıp bilmediğin bir yere götürmeye kalksalar tabii olarak korkarsın. Ama gideceğin yerin neresi olduğunu, orada neler olacağını bilsen korkmazsın.’ Kur’an da, arifler de gideceğimiz yerin tarifini veriyorlar. Bize düşen, keşiflerimizin açılması için Allah’a yalvarmak ve gideceğimiz yeri öğrenmek !”(Ali Burhan EREN, Açık Görüş, Star Gazetesinin Pazar Eki, 22.06.2014, s.7)

İlme’l- yakîn ile ayne’l yakîn arasında ne fark vardır: İlme’l-yakîn, peygamberlikleri dolayısıyla peygamberlere aittir. Ayne’l-yakîn ise meleklere aittir. Şöyle de denilir: İlme’l-yakîn, hayattakiler için ölümü ve kabirleri bilmesidir; çünkü onlar ölülerin kabirlerde olduklarını bilirler; ancak orada hallerinin nasıl olduğunu bilemezler. Ayne’l-yakîn ise ölülere aittir; çünkü onlar kabirleri gözleriyle görmüşlerdir; kabir,ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut da cehennem çukurlarından bir çukurdur! Şöyle de denilir: İlme’l-yakîn cennet ve cehennemi bilmektir; ayne’l-yakîn ise cennet ve cehennemi görmektir!( İmam-ı GAZALİ, a.g.e.s. 316-317)

Tam yeri gelmişken, Hz. Peygamber(s.a.s.) Efendimizin bir hadisini tekrar edelim:”Sizden hiç biriniz, gideceği yerin neresi olduğunu bilmeden ve hatta Cennet veya Cehennem’deki yerini görmeden dünyadan ayrılmaz!” .(İ. GAZELİ, a.g.e.s.308; İbn Ebid- Dünya)

Bu hadisi bir ayet de teyit etmektedir: “Melekler, onların canlarını iyi kimseler olarak alırken, ‘selâm size! Yapmış olduğunuz iyi işlere karşılık girin cennete’ derler” (Nahl,16/32).Yani Ölüm meleği, henüz ruhunu teslim almadan, mü’min kişi hayatta iken, tam canını alırken Cennetle müjdelemektedir.

Demek ki, ölüm halinde insana ayne’l-yakîn yetkisi, yeteneği verilmektedir Ümit Şimşek Hocanın da belirttiği gibi: “…gizliliğin açığa çıktığı o an gelir. O an, dünya perdesinin kapanıp ebedi hayatın gözler önüne serildiği andır. Mü’min, o sadık dostlarını (melekleri) işte o anda gözüyle görür ve müjdeyi onlardan alır.” (Ümit Şimşek,İslâm İnanç İlmuhali,Diyanet İ.B.Yayını ,Kaynak eser.52 s.117). Nitekim halk arasında ölüm döşeğinde olan bazı kimselerin son anda gülümsediği, bazılarının da yüzünü acı ile  buruşturduğu söylenir !

PEYGAMBERİMİZİN SABRI VE ŞÜKRÜ.

Hz. Peygamber hayatı boyunca kendisinden önce veya sonra gelmiş insanların kazandıkları en yüksek ve en parlak başarıları kazanmasına rağmen gurur ve iddianın zerresi bile O’nun saf ve berrak hayatını lekeleyememiştir. Resûlullah ne zaman sevinçli bir haber alsa hemen şükür secdesine kapanırdı. O, felaketler ve hezimetler karşısında sabreder, lütuf ve nimete erdiğinde şükrederdi. Hz. Peygamber(s.a.s.), herkesten ziyade peygamberlerin her türlü eziyet ve felâketlere maruz kaldıklarını söylerdi. Netekim, Kur’an, O’na sabrı tavsiye etmiştir: “O halde (Resûlüm) peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret.” (Ahkaf,35) Resûlullah, henüz annesinin karnındayken babasını kaybetmiş; daha çocukken annesi vefat etmiş; iki sene sonra da bakımını üstlenen dedesi ölmüştü. Peygamber olduktan sonra O’nu kureyşe karşı himaye eden Ebû Talip ile hayat arkadaşı Hz. Hatice vefat etmiş; Hz. Fatıma’nın dışındaki bütün çocukları ya küçük yaşlarda ya da gençlik devrelerinde ölmüştü. Bütün bu felâketler ve acılar O’nun gözlerini yaşartmış, fakat ağzından Mukedderata hâkim olan büyük Kudrete karşı bir şik kelimesi duyulmamıştı. O, “insana ağlamaktan veya mahzun olmaktan dolayı bir sorumluluk yüklenmez, azabı getiren şey insanın dilidir.” buyururdu. (Mevlâna Şiblî, a.g.e. s. 81-86)         

KALP KATILIĞININ ÇARESİ.

Anlatıldığına göre sahabîlerden birisi Ümmü Derdâ’ya başvurarak kalbinin katılığından yakındı. Ümmü Derda da ona şunları söyledi:

-  “Kalp katılığı manevî hastalıkların en büyüğüdür. Bununla birlikte sen üç şeye devam et. Belki bu hastalıktan kurtulursun:

1- Hastaları ziyaret etmek,

2- Cenaze törenlerine katılmak,

3-  Sık sık mezarlığı gezmek…

Adam bu tavsiyeleri yerine getirince kalbinin yumuşamaya yüz tuttuğunu gördü ve tekrar Ümmü Derda’yı ziyaret ederek: “Allah iyiliğini versin” diye dua etti. (Ebûl-Leys Semerkandî, Sohbetler, s.496)

BEHLÜL-İ DÂNÂ HAZRETLERİNİN İNSAN İÇİNE GİRMEYİŞİ

Behlül-i Dânâ tenha yerlerde Allah’a ibadet eder, mezarlıklarda uzun uzun ölümü tefekkür eder, insanların arasına karışmazdı. Abbasi halifesi Harun Reşid bir gün ona haber gönderip yanına çağırttı. Sonra;

-Ey Behlül! Neden böyle insanlardan uzak durup ıssız yerlerde yaşıyorsun. Sana kıyafetler alayım, sarayımda bir oda ve hizmetçiler vereyim. Sen de insanlar arasına karış, dedi. Behlül-i Dânâ biraz sükût etti, sonra;

– Müsâde ederseniz karar vermeden önce bir istişare edeyim, dedi. Sonra Harun Reşid’in huzurundan çıktı. Harun Reşid, kendi kendine “Acaba kime danışacak? Kimsesi de yok ki?” diye düşündü. Adamlarını peşinden gönderip, kimlerle konuştuğunu öğrenip haber getirmelerini emretti.

Behlül saraydan çıkıp, şehrin çöplüğüne vardı. Bir süre orada dolaştı. Pisliklere eğilip, sanki onlarla konuşup cevabını dinliyormuş gibi yaptı. Sonra oradan ayrılıp saraya doğru yola koyuldu.

Onu takip eden adam hemen koşup ondan evvel Harun Reşid’in huzuruna çıktı ve gördüklerini bildirdi. Behlül huzûruna gelince Hârûn Reşîd; sordu:

– Eee, söyle bakalım; istişare ettin mi? Behlül;

– Evet, bu işi iyi bilenlerle görüşüp kararımı verdim, insanlar arasına karışmamı tavsiye etmediler, dedi.

Harun Reşid;

– Sen hiç kimseyle konuşmamışsın ki? Sadece şehrin mezbeleliğine gitmişsin, dedi. Behlül de;

– Doğru, ben mezbeleliğe gittim ama orada bu işte tecrübeli olanlarla konuştum. Sizin teklifiniz konusunda çöplere danıştım. Onlar bana şöyle dediler, “Ey Behlül! Biz de vaktiyle en güzel ve nefis yiyecekler, giyecekler, binekler, kap kacaklar idik. Bütün güzellikler bizde idi. Ne zaman ki insanlar arasına karıştık, bu hâle geldik ve çöpe atıldık. Sen de sakın insanların arasına karışma!”

ÂYET-EL KÜRSÎ HAKKINDA MESNEVÎ’DEN:

Âyet-el Kûrsî hakkında Mevlâna Hazretlerinin, Mesnevî’de anlattığı şu olayı da zikretmek güzel olacaktır:

“Şeyhlerin ünlülerinden İyâzoğlu Fuzayl; ilk zamanlarda yol kesiciydi. Günün birinde, bir kervanın yolunu kesmişti. Tâcirlerin kimisini öldürmüştü; kimisinin ellerini bağlatmıştı. Tâcirlerin mallarının denklerini açtırıp,  döküp saçınca bir elbise sandığında misk ve safranla Âyet-el Kürsî yazılmış olduğunu gördü. Bu sandığın sahibini bulup bana getirin dedi. Buldular adamı getirdiler. Dedi ki: ‘Elbiseni Âyet-el Kürsî’ye mi emanet ettin, O’nun korumasına mı bıraktın?’. Adam: ‘ Evet’ dedi. Bunun üzerine Fuzayl: ‘ Şu malların arasından kendi mallarının hepsini bul ayır, al ve git…Hatta geri kalanları da sana bağışladım. Benim yüzümden Âyet-el Kürsî’ye inancın sarsılmasın; bana faydası olmadı demeni istemem’ dedi. ‘Aklı başında olana bir işaret yeter!.’”(Mevlâna Celâleddin-i Rumî, Mesnevî ve Şerhi,Cilt 5,s.486)

YA RESÛLULLAH !

Kervanlar çölleri aşar,

Amaç menzil, Kabetullah!

Hacı’dan, istek-özlem taşar,

Şefaat yâ Rasûlullah!

 

Lebbeyk’le inler semalar!

Ev sahibi Yüce Allah!

İçten yapılır dualar,

Şefaat yâ resûlullah!

 

Tavaflar kapılar açar,

Günahlar dökülür vallah!

Melekler üstünde uçar,

Şefaat yâ Resûlullah!

 

Sây yapmak mana yoludur,

Cennete giden güzergâh!

Dillerde zikir doludur,

Şefaat yâ Resûlullah!

 

Mina’da şeytan taşlanır,

OYTAN, nişan aldı billah!

Arafat: Vakfe başlanır!

Şefaat yâ Resûlullah1

Yorumlar (0)

+ Yorum Yaz