Doç. Dr. Muammer OYTAN

Doç. Dr. Muammer OYTAN

ALLAH’A TÖVBE-İSTİĞFAR ETMEK

Tövbe; İnsanın işlediği günaha pişman olup  günahı terk ettiğini, bir daha işlememeye azim ve kast eylediğini ve yapamadığı salih amelleri telâfi edeceğini Yüce Tanrı’ya arz etmesidir.Nasıl ibadet, hiçbir aracı ve ortak koşmadan her şeyin yaratıcısı olan sadece Yüce Allah’a yapılırsa, günahlar için tövbe de , ancak Cenab-ı Allah’a arz edilir.

Müminler günah işledikleri zaman tövbe edip Allah’a lâyık kul olmaya gayret ederler.Tövbe etmek ise, geçmişte yapılan kötü işlerden bağışlanma dilemek, ardından yaptıklarından dolayı pişmanlık duymak ve geri kalan ömründe de Yüce Mevlâ’ya yönelmektir. (Dr.Abdurrahman Candan, Mü’minlerin Özellikleri,Kur’andan Öğütler 2, D.İ.B.Yayını s.188)

İstiğfar  ise , insanın Allah’tan af ve mağfiret dilemesi , rezil ve rüsvay olmak istemediğini arz etmesidir.

İnsanların işlediği günahlar iki kısımdır:

Bir kısmı içki içmek gibi kul hakkı ile ilgili olmayan, yalnız Allah’a karşı işlenmiş günahlardır.Bu tür günahlara tevbe etmek için üç şartın yerine getirilmesi gerekir:

a-Günahı terk etmek,

b-Günahı işlediğine pişman olmak,

c-Bir daha yapmamaya karar vermiş olmak…Bu üç şarta uygun davranmadan yapılan tevbe ,tevbe sayılmaz.

Günahın diğer bir kısmı ise, hırsızlık yapmakta olduğu gibi, insan hakkı-kul hakkı ile ilgili olan günahlardır. Bu gibi günahlardan tövbe etmenin, yukarıdaki üç şarta ilâveten, hak sahibine hakkını vermek ve ondan helâllik almak, helâlleşmektir.

Bilinmelidir ki, Allah, şu âlemde her şeyin bir zıddını yaratmıştır. Soğuk-sıcak, yaş-kuru, karanlık-aydınlık, doğum-ölüm, güzel-çirkin v.b.şeyler bu zıtlıkların bazılarıdır. Soğuk olmasa sıcağın, karanlık olmasa aydınlığın değeri bilinemezdi. Bu zıtlıkların bir örneği de melek ile şeytandır: Melek ne kadar itaatkâr, masum, yardımsever, ulvî ise şeytan da o kadar âsî, günahkâr, kibirli, bencil ve süflîdir. Meleğin aksine, şeytanın   işi gücü insanları saptırmak, iyi işlerini baltalamak, zaaflarından istifade ederek yoldan çıkarmaktır.!

Her insanın içinde mevcut bulunan iki unsur vardır:

Birisi, meleklere paralel olarak daima, iyiyi, iyilik yapmayı, doğruyu, güzeli, faydalıyı, sevap olanı emreden “akıl-kalp-vicdan ve ruhtur”. Bu unsurlar meleklerin, içimizdeki müttefikidirler.!

Diğeri, Umumiyetle şeytana paralel olarak, kötüyü-kötülük yapmayı, yanlışı, çirkini, zararlıyı, günah ve şer olanı telkin edip duran “nefis-benlik-bencillik-hırstır.!” Daima süflî arzulara yönelten nefis, iblisin, içimizdeki tabii müttefikidir, işbirlikçisidir.!, dış alemdeki melek ve şeytandan ziyade kendi içimizdeki, meleklerin müttefikleri olan kalp-akıl-vicdan-ruh ile şeytanın işbirlikçileri olan nefis-benlik-bencillik-hırs daha önemlidir.! İnsanların tamamının içinde bu unsurlar bulunmakla beraber, kimisinde bir taraf, kimisinde öbür taraf öne çıkmıştır ve ağır basar. Yani bazı kişilerde meleklerle işbirliği içinde olup, tutum ve davranışlarında doğru yolu gösteren akıl-kalp-vicdan-ruh ağır basar: insanın tutum ve davranışlarında bunlar hâkimdir; dolayısıyla karşımızda, iyilik sever, yardım sever, vicdanlı, şefkatli, saygı ve sevgi dolu, alicenap, fedakar; bonkör, hiç kimsenin kötülüğünü istemeyen, kimseye zarar vermeyen, Kur’anı Kerimin emrettiği gibi “ iyiliği teşvik eden kötülüklere engel olan” (Âl-i İmran, 3/104,110) bir şahsiyet vardır. Bizim çocukluğumuzda büyüklerimiz, “Dünya iyi insanların yüzü suyu hürmetine ayakta kalmaktadır!” derlerdi. Sanıyorum bugün de Dünya hala yıkılmadığına göre hala bu tür insanlar mevcut.!

 Şu husus hiç unutulmamalıdır ki;  insanın içindeki nefis-benlik-bencillik ve hırsa uyarak, şeytanın güdümünde kötülük yapma imkânı, sebebi ve arzusu varken, akıl, vicdan ve iradeyi kullanarak ve sürekli olarak ceht harcayarak iyilik yapmak, olumlu davranmak, herkese sevgi-saygı duymak bu tür insanı meleklerden üstün kılan bir fazilettir.! Çünkü meleklerin kötülük yapmaları esasen mümkün olmayan, ellerinden gelmeyen bir husustur.! ( Süleyman Uludağ, İslâmda Emir ve Yasakların Hikmeti,s.68)

 Bazı kişilerde de maalesef şeytanla işbirliği içindeki taraf olan nefis-benlik-bencillik-hırs unsurları ağır basar; o kişinin tutum ve davranışlarında bu unsurlar hâkimdir: Dolayısıyla karşımızda, kıskanç, egoist, kolayca yalan söyleyen, gıybetçi, kimseye faydası dokunmayan, çıkarcı, kötülük yapmaktan haz duyan, başkalarının yardımına koşmayan, hatta aleyhinde davranan, acımasız, geçimsiz, saygı ve sevgi duyguları gelişmemiş, kısaca içinden kötülük kaynayan bir şahsiyet vardır. Bu tür insanlar için “Allah ıslâh etsin !” denir. Ne var ki, Cenab-ı Allah tüm insanlara olduğu gibi bu tür insanlara da akıl-fikir-vicdan-kalp ve ruh vermiş olduğuna göre, öncelikle kendileri civarlarından şeytanı kovup akıl-kalp ve vicdanlarını kullanarak, Kur’anı Kerim’in buyruğuna uymaya çalışmaları; öncelikle kendilerinin akıl ve vicdanlarını kullanarak kendi tutum ve davranışlarını ıslâh etmeleri gerekir.!

Bunu yapmadıklarına, yapamadıklarına göre, bu tür insanlar için “Allah ıslâh etsin !” demekten başka yapılması gereken çok önemli hususlar da vardır: Eğitmek…! İnsanın içindeki iki unsurdan şeytanın işbirlikçisi olan tarafını körelten, meleklerin müttefiki olan  tarafını öne çıkaran-geliştiren tek yol eğitimdir ! Özellikle çocuk ve gençlik yaşlarındaki eğitimdir; yani din ve ahlâk derslerinin ciddi ve zorunlu eğitim olarak okutulmasıdır.

Hangi dinden olursa olsun, insan, inandığı Yüce İlâh’ın, kendisini akıl, bilinç, muhakeme kabiliyeti ile donattığı halde ruhen zayıf bir varlıktır. Yukarıda belirtildiği üzere, insan ruhu, yardıma-desteğe-Yüce bir Varlığa sığınmaya muhtaçtır. Genç bir insan, kendisini en güçlü hissettiği zamanlarda dahi belirli zaafları, zayıflıkları, korku ve tedirginlikleri olduğunu hisseder. Bunlar dünyevî hayatla ilgili kaygılar da olabilir, uhrevî hayatla ilgili korkular da olabilir. Genç insan ruhunun içine düştüğü bu kaygıların, tedirginliklerin, endişelerin, korkuların derinleşmeden, bunalıma-girdaba düşmeden giderilmeleri için bir çıkış yolu bulması, bir teselli kaynağı olması, yardımına koşacağından emin olduğu; inandığı bir İlâhî-Yüce gücün var olduğunu; kendisini koruyan kuvvetli ve üstün bir varlığın bulunduğunu bilmesi ve ona sığınıp, dayanabileceğini hissetmesi-inanması gereklidir. İşte, semâvî dinlerde bu Yüce Varlık Cenab-ı Allah’tır.Yüce Allah’ın yerine, maddi veya manevî hiçbir güç, hiçbir varlık ikâme edilemez.! Maalesef biz genel olarak gençliğimize bu inancı veremedik, bunu başaramadık.!

Atatürkün lâîklik anlayışından sapılarak ve “Her fert, dinini, diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır: Orası da mekteptir!” direktifinden sapılarak bazı bilim adamlarının, bazı idarî ve yargısal bürokrasinin ve bazı siyasetçilerin desteği ile yerleştirilmiş olan yanlış lâiklik tanım ve anlayışının benimsenmiş ve uygulanmış olması yüzünden 1960’lardan beri okullarda çocuklarımıza maalesef din ve ahlâk dersleri gereği gibi öğretilememiştir. Bugün genel yapısıyla, ortaya esef verici, bunalımlı bir gençlik-toplum çıkmıştır: Toplumun ruh sağlığı ve ahlâkının korunması “kamu düzeni” ile ilgili bir husus olduğu halde Devletçe gereği yapılmamıştır, yapılamamıştır.!

İnsanlar, en basit olumsuzlukla karşılaşınca manevî direncini yitirmekte, bunalıma-strese düşmekte, mutsuz olmaktadırlar. Toplumda anlaşmazlıklar, kırgınlıklar, dargınlıklar, boşanmalar, kavgalar, cinayetler, hırsızlıklar-gasplar; cimrilik, merhametsizlik, tefecilik, ahlâksızlık, ayırımcılık, hıyanetlik, bozgunculuk, yalan-dolan-gaddarlık, hasetlik, haram yemek, direksiyonda içki-alkol kullanmak, aldatmak, kandırmak, zulüm, israf, şiddet, zina-fuhuş-kumar-uyuşturucu almış yürümüştür. Bu olumsuz davranışlar ve “köşeyi hemen dönmek” gibi hastalıklı-materyalist anlayış,  zehirli sarmaşık gibi genel olarak gençlerimizin ruhunu sarmış bulunuyor!

Gün geçmiyor ki, profösör anasını kesen bir kız, babasını döven bir oğlan evlat, kız arkadaşını testere ile kesen bir genç, öz kızına cinsel tacizde bulunan veya öz çocuklarını bıçaklayan baba, satanistlik veya uyuşturucu kullanma ayinleri düzenleyen kız-erkek grup, karısına acımasızca şiddet uygulayan koca, büluğ çağına yeni girmiş küçük kızını sözleşme ile satan baba, töre cinayeti işleyen kardeş haberleriyle irkilmeyelim! Gün geçmiyor ki, sahtekârlık-dolandırıcılık-vurgunculuk-soygunculuk-uyuşturucu kaçakçılığı yapan bir çete çökertilmemiş olsun! Gün geçmiyor ki alkollü-mutsuz-bunalımda olan bir trafik canavarı insanları kırıp öldürmemiş, yaralamamış, sakat bırakmamış olsun! Gün geçmiyor ki sırf başı kapalı-inançlı diye bir kadına saldırılmamış olsun.!

Bu ne kindir, bu nasıl bir nefrettir.!? Bu davranışların yanında Şeytan bile masum kalır ! Çünkü şeytan, insana kin ve nefretle direkt olarak saldırmaz, direkt olarak kötülük yapmaz; sadece bizatihî  insanı baştan çıkararak, yanlış yola sevk ederek onun bizzat kötülük yapmasına neden olur.!

Böyle şeytandan daha acımasız, şeytanla müttefik olan, başıbozuk, ruh sağlığı bozuk, dengesiz, inançsız, vicdansız, ahlaksız, güvensiz, mutsuz, bunalımlı ve dolayısıyla başarısız bir gençlikten vatandaş olarak Ülkeye-Devlete; fert olarak topluma; evlât olarak ana-babaya ne hayır gelir !?

Çağımızda inancın zayıflamasıyla, genel olarak genç insanların kendisine öz güveni de zayıflamış, bunalıma ve boşluğa düşmüşlerdir. Kavgaların-nizaların-cinayetlerin-suikastların-terörün-gençlerin zararlı akımlara bulaşmalarının-her türlü uyuşturucu madde ve alkol bağımlılığının okullara kadar girmiş olmasının; küçüğe sevgi, büyüğe saygının kalmamış olmasının sebebi, toplumun içine düştüğü bunalımdır, insanların kendisini boşlukta bulmasıdır, güvenip-dayanabilecekleri bir Yüce Varlığa inançlarının olmaması veya zayıf olmasıdır.. Bunun böyle olmasının nedeni de Allah’a inanıp güvenmenin-dayanmanın-sığınmanın yararlarının; din bilgisinin, din kültürünün, ahlâk ilkelerinin, okullarda gereği gibi öğretilmemesidir. Bu da insanın içindeki, şeytanla işbirliği yapan unsurların alabildiğine öne çıkmasına, meleklerle ittifak yapan unsurların ise körelmesine sebep olmaktadır.!

Yanlış bilinen lâiklik anlayışının arkasına sığınarak okullarda din ve ahlâk eğitim ve öğretiminin zorunlu olarak okutulmasına karşı çıkan ana-babalara şaşmamak mümkün değildir.! Ayrıca yukarıda değinildiği gibi gençliğin ve toplumun ruh sağlığının ve toplum ahlâkının korunması “kamu düzeni” ile ilgili bir durumdur. Kamu düzeni ile ilgili olan her hususta  karar vermeye münhasıran Devlet yetkilidir: Şu halde 18 yaşına girip reşit oluncaya kadar çocuğun nasıl eğitileceği, hangi konuları resmen ve zorunlu olarak öğreneceği hususunda münhasıran Devlet söz sahibidir. Velilerin bu konuda söz hakları yoktur.! Bu nedenle Devletin de bu hususta görevine lâyıkıyla sahip çıkmamasını anlamak mümkün değildir.! 

İçindeki “işbirlikçilere” uymasa dahi insanoğlu unutkandır: Akıl ve kalp varlığının gayesini unutma eğilimindedir. Mümin kişi, anlık dalgınlıklardan kurtulup Rabbine verdiği sözü hatırlayınca Allah’a dönerek O’nun affını talep eder ve bu minval üzerine hayatını devam ettirir. Böyle bir özellik, insanın sahip olduğu imânı korumasının bir yoludur: Müminlerin, iyiliği ve güzelliği emredip kötülükten alıkoyan bir kişi olması bu özelliğinin tezahürüdür.!

Mağfiret dileme ve tövbe etme, yukarıda yazdığım gibi :

“ Esteğfurullâhe’l-azîme ve etûbü ileyh =Yüce Allahtan mağfiret diler ve O’na tövbe ederim !”

“Esteğfurullâhe ve etûbü ileyh =Allahtan mağfiret diler ve O’na tövbe ederim”. Yahut da sadece: “Esteğfurullâh !”

şeklinde tespih çekilerek yapılır …

BANA YETER!

İstemem dünya malını,

Yüce Mevlâm bana yeter!

Dağıttım gönül balını,

Yüce Mevlâm bana yeter!

 

Yetmiş iki âlem gezdim,

Esen yelden sırlar sezdim,

Nefsimin başını ezdim,

Yüce Mevlâm bana yeter!

 

İlâhî aşk kolay sandım,

Yazın dondum, kışın yandım,

Biricik Yâr’e inandım,

Yüce Mevlâm bana yeter!

 

Nur Dağı sizlerin olsun!

Bahçemde çiçekler solsun,

Gözlerim pür yaşla dolsun,

Yüce Mevlâm bana yeter!

 

Oytan’ım garip bir kulsun,

Namaz kılınan bir çulsun,

Kul, hakkını benden alsın!

Yüce Mevlâm bana yeter!

Yorumlar (0)

+ Yorum Yaz