Güllü Tekin

Güllü Tekin

ŞÜPHELİ GÜVEN

Bugün her şeyi bir kenara bırakıp pencereden bakıyorum. Hızlı hızlı yürüyen insanlar simidini satma derdinde ki şu yaşlı amca, elindeki çiçekleri satamadan dönen güler yüzlü hanım teyze, telefonla konuşurken yüzünün ne kadar acı çektiğinden habersiz şu genç adam, gökyüzündeki bulutlara bakıp tertemiz gülümseyen küçük çocuğa selam verip kapatıyorum perdeyi.

Keşke perdeyi kapattığım gibi kapatabilsem zihnimdekileri diyorum ve sonra düşünmeye başlıyorum:

Bu kadar insan stresli, kaygılı mutlu, mutsuz acaba ne kadar güveniyor?

Kendine veya sevgilisine, patronuna, çalışanına, iş arkadaşına… Uzunca bir liste eşliğinde bu kadar insan niye böyle şüpheli?

Neden telefonlarımıza geç dönülünce korkuyoruz?

Neden ağzımızdan çıkanları başka kanalda duyarız diye söylemekten çekiniyoruz?

Neden görüldü olmayan mesajlarımızın stresinden uyuyamıyoruz?

Neden gözümüzü kapattığımız an bütün çoraplar başımıza örülecek gibi hissediyoruz?

Neden sana güveniyorum sözünü sadece masallarda okuyormuş gibi davranıyoruz?

Binlerce nedenin arkasına sığınıp neden hiç kendimize sormuyoruz. Bugünümüz geçmişimizin esiri mi ve insanları neden geçmişlerine göre yargılıyoruz?

Değişimin an be an olduğu bir evrende insanların hatalarına sadık kaldığına ısrarla inanıp geçmişimizden kalan yıkıntıları, sevdiklerimize, iş arkadaşlarımıza, çalışanlarımıza yüklüyoruz. Bu insanlar hep böyle, güvenilmez bunlara, diye düşünüp davranışlarımızı ona göre şekillendiriyoruz. Buna psikolojide kendini gerçekleştiren kehanet dendiğinden haberiniz var mı? Durum öyle olmasa da sırf öyle olduğuna inanıp ona göre davrandığınız için kehanet kendiliğinden gerçekleşmiş olur; çünkü karşınızdaki insan da ister istemez size göre şekil alır.

Kendi kafamızda kurup ona göre davranmamızla birlikte yıllarca kazanmaya çalıştığımızı, günler içinde tüketip vay yine mi keder ama artık yeter diye şarkılar eşliğinde yağmuru izlerken benim suçum neydi, nerede hata yaptım ki sevmekten başka diye söylenmiyor muyuz? Hatamız nerde biliyor musunuz? Güvenmekten o kadar korkuyoruz ki üzülürüz diye kendimizi korumaya çalışıyoruz; ama hâlbuki en büyük dramı ben sana inanıyorum diyemediğimiz için yaşıyoruz. Dedektif gibi ipucu peşinde koşup belki de zanlıyı biz kendi ellerimizle oluşturuyoruz.

Ne kendimize ne insanlara zaman verip tahammül etmeden ütopik bir huzur bekliyoruz. Hâlbuki sorsam sorsan cevabını aldığın soru artık öyle sporla üreme gibi çoğalıp da mahvetmeyecek zihnini. Hâlbuki sorsan dinlesen inansan anlasan kendine bile güveneceksin. Evet, bir köşe yazısı için bu seferlik biraz romantik oldu ama bu ağlanacak halimize gülünmez bile.

Yani güvenmek bir tohum gibi değil midir? Filiz verdiğinde koca çınara döndüğünde her bir dalında sevgi, aşk, dostluk, vefa, sadakat yetiştirir. Tohum atmadan suni yöntemlerle yaptığınız ağaçlar evin köşesinde senede bir gün süslenen sonrakilere kaldırılan yılbaşı ağaçları gibi geçici mutluluklardan başka bir şey değildir. Her yazımda az da olsa uyarımı yaparım bilirsiniz.

Güvenin önce kendinize, hayal kırıklıklarınıza rağmen umutlu oluşunuza sonrada ben sana güveniyorum diyebileceğiniz bir çift göze güvenin, inanın. Ama bu sefer de gerçekleri görmemek için 3 maymuncuk oynamayın. Dikkat denge hayat kurtarır unutmayın.

Yorumlar (1)

+ Yorum Yaz